449 nolu Hadis’in
İzahı:
Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu'l-Ezân»
ve -Kitâbu't-Tefsîr» de, Tiimizî ile Nesaî dahî «Kitâbu't-Tefsîr» de muhtelif
râvîlerden tahrîc etmişlerdir.
Hadîsi şerîf, Nebi
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in cinleri görmediğini, onlara Kur'ânı Kerim
okumadığını haber vermektedir. Bundan sonraki hadîsde ise Resulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in cinlerin yanına gittiği ve onlara Kur'ân
okuduğu bildiriliyor, onun için ulemâ vakanın iki defa cereyan ettiğini
söylerler. îbni Abbâs Hazretlerinin rivayeti Islâmiyetin ilk zamanlarına aittir.
Bu rivayete göre Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) cinleri görmemiş,
onlara Kur'ân da okumamış; fakat cinler dolaşırken Nahle denilen yerde ona
tesadüf ederek okuduğu Kur'ân'ı kendiliklerinden dinlemişler ve îman
etmişlerdir. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) cinlerin kendisini
dinlediklerini vahiy ile mi bildi, yoksa sonradan mı öğrendi? Bu cihet
müfessirler arasında ihtilaflı bir meseledir.
Bundan sonra görülecek
ibn-i Mes'ud (Radiyallahu anh) hadîsinde bahsedilen vak'a, Islâmiyetin şöhret
bulduğu zamanlarda olmuştur. İkisinin arasında ne kadar zaman bulunduğunu Allah
bilir.
Şeytan kelimesinin;
salâh ve hayırdan uzak oldu, mânâsına gelen «şatane» fiilinden müştak olduğu
söylenir. Şeytanlar cinlerin âsileridir. Bunlar İblîs'in sülâlesi olup
insanları doğru yoldan sapıtmak hususunda onun yardımcılarıdır. Cevheri,
cinlerin âsîlerine şeytan denildiği gibi, insanlarla hayvanların âsîlerine de
şeytan denildiğini söyler. Kaadî Ebu Yâlâ: «Şeytanlar cinlerin âsî ve şer
olanlarıdır.» demiştir. İbnî Abdil Berr'e göre cinlerin dereceleri vardır. Cin
kelimesi mutlak zikredildiği vakit ondan Cinnî kasdedilir. İnsanlarla beraber
yaşıyan cinnîye âmir; çocuklara musallat olan cinlilere ervahı bunların habîs
olanlarına şeytan denilir. Kötülüğü bir derece daha artarsa mârid, daha artarsa
ifrît nâmı verilir.
Hadîs-i şerîfde cinlerle
şeytanlar ayrı ayrı nevilermiş gibi görünse de hakîkatta her ikisi bir
nevi'dir. Yalnız iki sınıfa ayrılmışlar. Biri kâfir kalmış; Diğeri îman
etmiştir. Kâfirlerine şeytan, mü'minlerine cin denir.
Şühüp: Şihâbın cem'idir,
Şihâp göktaşı demektir. Fennin iddiasına göre bu taşlar dağılan bazı
yıldızların parçalarıdır. Geceleri bazen gök yüzünde yıldız düşer gibi görülen
ateş parçaları bu taşlardır. Buna lisanımızda yıldız göçmesi veya yıldız
düşmesi tâbir olunur. Gök taşlarının Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
efendimizin bi'setinden önce atılıp atılmadığı ihtilaflıdır. İbni İshâk'ın
beyânına göre eskiden Araplar böyle bir şey bilmezler ve bunu inkâr ederlermiş.
İçlerinde en ziyade inkâr eden Sâkif kabilesi imiş. Sâkif kabilesi, reisleri
Amr b. Ümeyye kör olduktan sonra onun huzuruna vararak bu meseleyi sormuşlar.
Amr kendilerine şu cevâbı vermiş:
«Bakın, eğer bunlar kara
ve deniz karanlıklarında kendileriyle yol bulunan yıldızlarsa, onların düşmesi
dünyanın harap ve zevalidir. Yıldız değilseler, zuhur etmiş bir şeye
alâmettirler». Eskiden gök taşları yoktu, diyenlerin bir delili de bu taşları
görünce şeytanların yadırgaması ve bunların sebebini araştırmak için yeryüzüne
dağılmalarıdır. Fakat gök taşlarının öteden beri semâda mevcut olduğuna delâlet
eden âyet vardır. Yalnız eskiden bu taşlar azmış, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) Efendimizin bi'seti zamanında çoğalmışlar. Ulemâdan bir cemâatle İbni
Abbâs (R.A.) ve Zühri gök taşlarının dünya kurulalı beri mevcut olduğunu
söylemişlerdir. Bâzıları Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizden
önce gök yüzünün mahfuz bulunduğunu, lâkin büyük bir hâdise zuhur edeceği,
meselâ bir kavme azap ineceği, yahut resul gönderileceği zaman gök taşlarının
düştüğünü söylemişlerdir. Bir takımları da gök taşlarının öteden beri malum
olduğunu ve görüldüğünü, ancak onlarla şeytanların taşlanarak yakılması
Resulullah (Sallallahu Aleyhî ve Sellem) Efendimizin nübüvvetinden sonra vuku'
bulduğunu kaydederler. Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir. Cinler bu
taşlarla kendilerinin yakılarak helak edileceklerini bildikleri halde semâdan
haber çalmak için bu tehlikeli işe nasıl cesaret edebilirler?
Cevap: Teâlâ Hazretleri
onlar hakkındaki ezelî kazasını infaz etmek için kendilerine bu tehlikeyi
unutturabilir. Zaten ulemâdan bâzılarına göre, şeytanlara atılan gök taşlarının
hepsi onlara isabet etmez. Bu kavil sahîh ise, şeytanlar yüzde yüz helak
olacaklarına kani bulunmadıkları için tehlikeyi bildikleri halde yine de gök
yüzüne çıkarlar denilebilir. İbni Abbâs (R.A.) : «Vaktiyle şeytanlara gök
yüzüne çıkmak yasak değildi. îsâ (A.S.) dünyaya gelince göklerin üç katına
çıkmaktan men edildiler. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz
dünyâya geldiğinde semânın her katına çıkmaktan menolundular.» demiştir. îbnül
Cevzî: «Bana kalırsa gök taşları ancak Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'in
tevellüdünden önce atılmışlardır. Sonra bu hâl devam etmiş. Efendimizin Nebi
olarak gönderildiği zaman daha da çoğalmıştır.» diyor. Zührî'den de buna benzer
bir rivayet vardır.
Ukâz panayırı Arapların
câhiliyet devrinde her sene toplanarak şiirler ve hutbeler okudukları bir
yerdir. Bilhassa haram aylarda orada bulunurlarmış. Bu yer bir çok tarihî
vak'alara sahne olmuştur. Bazılarına göre Mekke'ye yakındır. Bir takımları onun
dümdüz bir sahra olduğunu, üzerinde bir işaret bile bulunmadığını söylerler.
Necid taraflarında Arafat'a yakın bir su olduğunu söyleyenler de vardır.
Ukaz'ın yeri vaktiyle
Beni Nâdir kabilesinin mülkü imiş. Fil vahasından on beş sene sonra orası
panayır yeri olarak tahsis edilmiş. Ebu Ubeyd, Ukâz'ın Nahle ile Tâif arasında
bir yer olduğunu, orada Sakîf kabilesine ait hurmalıklar ve mallar bulunduğunu
kaydeder. Ona göre Ukâz'la Tâif arasında on mil mesafe varmış.
Resulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)'in Ukâz'a gitmekten maksadı, orada bulunanlara îslâmiyeti
tebliğ idi. Ebu'z- Zübeyr'in Hz. Câbir'den naklettiği bir hadîse göre, Nebi
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ukâz ve Micenne gibi panayırlarda on sene halkı
dîne davet etmiştir.
Nahle: Mekke ile Tâif
arasında mâruf bir yerin ismidir. Mekke'ye bir günlük mesafede olduğu söylenir.
Bu kelime Müslim hadîsinde «Nahl» şeklinde rivayet edilmişse de, doğrusu
Nahle'dir. Nitekim Sahîh-i Buhârî'de de Nahle diye rivayet edilmiştir. İhtimal
bu kelime o yerde hurma yetiştiğine bakarak Nahl şeklinde rivayet edilmiştir.
Tihâme: Necid'in denize
bakan taraflarına verilen isimdir. Necid'in hududu Hicaz'la Şam arasıdır. Sahîh
kavle göre Mekke-i Mükerreme, Tihâme'den sayılır. Nahle'de sabah namazını
kılarken Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'e gelen cin taifesi bir
rivayete göre Nusaybin, diğer bir rivayete göre Yemen cinlerindenmiş. Bunlar
müşrik imişler. Dahhâk tefsirinde bunların dokuz kişi olduğu ve Yemen'de
Nusaybin isminde bir yere mensub bulundukları kaydedilmiştir. Kurtubî'nin
rivayetine göre 12 kişi imişler. İkrime'nin rivayetinde ise on iki bin kişi
oldukları bildirilmektedir. Tefsîr-i Nesefî'de bunların Benî Şeybân'a mensup
oldukları, adet itibariyle cinlerin ekseriyetini teşkil ettikleri, hepsinin de
iblîs'in askerleri oldukları bildirilmektedir.
Ukaylî, Ömer b.
Abdilâziz (R.A.)'in fazîletleri babında şu hâdiseyi zikreder. Bir gün Ömer b.
Abdilâziz sahrada gezerken ölmüş bir yılan görmüş. Hemen elbisesinden bir parça
kopararak yılanı sarmış ve gömmüş. Bir de ne görsün? Birisi:
«Yâ Sürak, şehâdet
ederim ki ben Resulullah (Sallalahu Aleyhi ve Sellem)'i: Sana:
«Sahrada öleceksin; Seni
müslümanlardan sâlih bir zaat kefenleyip defnedecek.» buyururken işittim,
diyor. Ömer b. Abdilâziz ona: «Sen kimsin? Allah hayırını versin» demiş. O zât:
«Ben Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'den Kur'ân dinleyen cinlerin
mü'minlerindenim. Onlardan yalnız Sürak'le ikimiz kalmıştık.» cevâbını vermiş.